"bir hastanenin ruhuma sinen kokusundan, şevki'nin hagi'den yediği golü anlattığı çorbacılardan, bekle geliyorum floresanı bozuk sınıflardan"
Tüm acıların vardır elbet bir ilacı. Hastanenin soğuk, beyaz duvarları arasında yaşanmış bir kaç kasvet engelleyebilir nihayetinde dışarıda esen rüzgarın soğukluğunu. Ama hiçbiri benzemiyor içimde buzlarla kapladığım yangının acısına. Hangi söz yeter bilmiyorum uzun koridorlar yürüyerek çıktığım bahçede gördüğüm telaşı anlatmaya. Dört değil tam elli sekiz yanımdan saldırıyor ambulansın ışıkları, insanların bağırışları, hemşirelerin koşuşturmaları, hastaların bayılmaları, serumların kokuları, sedyenin yastıkları... Kafamı kaldırıyorum, her şeye inat edercesine sakin ve temiz gökyüzü, sanki hak verirmişçesine dolu bulutlar. Yağmur yeni başlamış, esen rüzgar yüzüme çalıyor önümdeki yağmur damlalarını. Zemin ıslanıyor, bahçeki toprak ıslandıkça gelen toprak kokusu tüm asfaltın çirkinliğini bastırıyor. Çardaklarda sigara içen insanların boş bıraktığı banklar hüzünle bakıyor sanki. Hastanenin binası sevimsiz ve çelimsiz uzanıyor gökyüzüne. Hastane içinde ve dışında nasıl da farklı hissediyor insan. İçerinin kasveti yavaşça siliniyor sanki. Gökyüzü huzur veriyor. Çimenler ve ağaçlar kımıldıyor. Uzaklaştıkça sesler azalıyor. Hastalığın getirdiği yorgunluk ve ilaçların tadı her adımda yok oluyor sanki. İçimdeki yangına buz basıyorum. Her hastalık sonrasında ve attığım her adımda yeniden doğuyorum sanki.
Ve tüm maçların vardır elbet bir heyecanı. Kahvehane önünden geçiyorum bisikletimle. Bir, iki, üç belki on iki kez. Heyecanla bekliyorum içeride oynanan oyunların bitmesini. İçerde konuşulan muhabbetleri dinliyorum geçerken, çayın demi gözüme çarpıyor. Duvardaki tablo, çalan arabesk müzikler, içilen çaylar, evde bekleyen çocuklar... Kimi maçtan konuşuyor, kimi askerlikten, kimi suskun hep, kimi dalgın... Sonunda içlerinden çıkıp geliyor amcam. Hadi maç başlayacak artık diyip okşuyor başımı. Sonra dimdik omuzlarıyla, korkusuz bakışını da takınıyor yine yüzüne. Bu bana her seferinde güç veriyor. Aylar öncesinden belirlenmiş takvim, haftalar öncesinden yaşanmış heyecan. Maçın başlamasına çok az kala açıyorum tüplü, eski televizyonu. Evdeki herkes kızgın bize; kimi dizisini kaçırıyor, kimi futbolu saçma buluyor. Heyecanımı saklayamayarak izliyorum amcamı, yüz ifadesi hiç değişmeden içiyor sigarasını. Bu bana her seferinde gurur veriyor. Sonunda maç başlıyor ve bitiyor. Amcam bana dönüp gülümsüyor, söz veriyor her seferinde "Ben seni o stada götürücem." Stadın yolunu hiç öğrenemedim ben. Bu bana hep hüzün veriyor. "Bu hale tercüman, yıkılmış Ali Sami Yen..."
Ve tüm sınıfların vardır elbet anısı. En arka sırada, duvara yaslanmış oturan ve ders boyunca yanmayan floresanı izleyen benim. Sınıf sıraları ardı ardına dizilmiş, duvarlar çizilmiş... Herkes uzak benden, kimse tanımıyor kimseyi. Sessizce sadece bekliyorum. Sıkıldıkça resim çiziyorum. Bazen zil çalıyor, öğrenciler gidip geliyor ben sadece karton bardakta çay içiyorum. Bir arkadaş bulana kadar yalnızlığımla baş başayım. Koca bir dönemi deviriyorum, tüm kargaşa ve sorunlardan uzak. Sınavları başaramıyorum, derslerde uyuyorum. Herkes kesiyor benden umudu, herkes ve annem... O gün uyanıyorum derste uyuduğum o uykudan ama derste yine gözüm takılıyor o bozuk floresana. Yeminler ediyorum kendime. Arkadaşlar ediniyorum, artık sırada tek oturmuyorum. Koca bir dönemi daha deviriyorum, bu sefer her şey takdire şayan. Herkes mutlu halinden, herkes ve annem... Bir sonraki gün fark ediyorum değiştirmişler floresanı. Yine herkes mutlu halinden, ben hariç herkes...