30 Kasım 2020 Pazartesi

Sokak.

     Bir bilinmezin içindeyim. Sıyrılmışım rutinlerden, köşebaşında bekliyorum. Rastgelebilmek için bir sokak hayvanına. Olur ya eve yalnız yürümem düşüncesiyle. Dönüyorum köşeleri, kafamı kaldırıyorum. Denk gelebilmek için dolunayın ışıltısına. Olur ya yürürken tek başıma kalmam düşüncesiyle. Eğiyorum kafamı, beynim binlerce gürültü içinde... Kayboluyorum. Şehrin ışıkları, asfaltın gürültüsü, kaldırımların ağırlığı, mahallenin esnafı, gecenin karanlığı... Yalnızca yürüyorum. İçimde binbir endişe, delinmiş uyku, ürkütücü telaş, bitmeyen bir şeyler var. Gitmiyor adımlarım, evin yolunu uzatıyorum. Caddenin iki yanında kepengi kapalı dükkanlar dizilmiş, arabalar seyrekleşmiş, ışıklar sayıca azalmış, insanlar evlerine çekilmiş. Aralarında dolaşıyorum, apartmanlar büyüyor. Balkonu olan evleri izliyorum. Sokak lambası gözümü alıyor her bakışımda. Kendi sessizliğime tahammül edemeyecek oluyorum, yavaşlıyor hücrelerim, adımlarım. Bacaklarım sızlayana kadar yürüyorum. 
     Beynime bir ağrı saplanıyor şimdi. Silinmiş tüm gerçekliğim. Adım atıyorum ama yürüyor muyum dikili duruyor muyum belli değil. Yıkıldım yıkılıcam sanki. Ya ben yığılıcam şu soğuk kaldırım taşlarına, ya üstüme çullanacak şu beton binalar. Konuşamıyorum sadece yürüyorum. Yok olmayı deniyorum, var olamıyorum. Tüm düşünceler beynime nüfuz ediyor sanki bana ihanet etmek istercesine. Artık göremiyorum yol uzun mu yoksa kısa mı. Elimle boşluğu yokluyorum, bir duvara yaslanıp soluklanıyorum. Aldığım solukla ciğerlerim yeni bir yaşam başlatıyor sanki. Gözümün önündeki karanlık kalkıyor, ayaklarım sendelemeyi bırakıyor, başım artık dönmüyor, kulağımdaki uğultu siliniyor. Yavaş yavaş fark ediyorum titremem diniyor. Soluklanıp bakıyorum kendime. Herhangi bir hissiyat yok içimde. Hissedemeyecek kadar yorgun bir haldeyim. Gece çökmüş enseme. Devam ediyorum yürümeye. Yürüdükçe açılıyor zihnim, evimi arıyorum. 
     Gece saat 2. Sokak lambası altında sigara içiyorum. Hiçbir düzene ait olamadım, hiçbir kelime tanımlamaz beni. Geceye karışmakta nefesim, ben bu şehirde yalnızca bir gölgeyim.

26072017

çimenlerde uzanıp gökyüzünü izlemeyi seviyorum. sanki bi halkın devleti sonlandırması, bir sokak köpeğinin sahiplenilmesi, bir gencin inandığı şeyleri gerçekleştirmesi, bir yoksulun tüm şehre hakim olması, bir işçinin çocuğu ile doyasıya tatil yaşaması gibi. istenilen ama hissedilemeyen mucuzevi bir olayı gerçekleştirmek gibi. imkansızı başarmak gibi. bugün yeni bir imparatorluğa kucak açıyorum, uçurumdan uzaklaşıyorum, derinlere inip kendimi arıyorum. bir an için koskoca evrende tozdan farksız şu dünyadan, atmosferden çıkıpta yeni galaksilerde yeni yepyeni bir hayata hazırlanmaya başlıyorum. dinle bak, bu kocaman bir yolculuğun hikayesi. bedenen hala o çimlerdeyim. çimlerin ıslaklığı kıyafetlerimde yalnızlığın el sürmediği noktaları ıslatırken ruhumun kanat açmadan uçmaya başlayıp kendini aradığını hissedebiliyorum. bir uçak belki bir kuş, dünyaya ait bir somut bir kavram gördüğümde, gökyüzüm bölündüğünde kapatıp gözlerimi derin bi nefes alıp açıyorum. tüm dertlerim, benliğim, ruhum, bedenim, yaşadıklarım, geçmişim, geleceğim, kaygılarım, sevdiklerim, hislerim... hepsi tek bir nefeste siliniyor işte. hepsi gökyüzüne bakıp aldığım tek nefeste yitiriyor yaşamını ve ben huzuru tadıyorum. tek başıma ve hangi koşulda olursam olayım huzur gökyüzü kadar yakında. 

22 Kasım 2020 Pazar

02012018

İşte milyonlarca farkli surat, milyarlarca farkli beden, yüzlerce gezegen, binlerce mahalle, tonlarca ev arasinda dört kişilik, iki odali bir evde bir beton üzerinde oturmuş kendimi izliyorum. Üstelik tek başimayim. Yalniz bu odada, bu evde ya da bu mahallede değil, kilometrelerce ölçülemeyen dünyada, sayica bilinmeyen gezegenlerin, büyüklüğü ölçülemeyen galaksiler ve koskoca evren arasinda tek başimayim. Rakim orantisizca artarken, tüm dünyanin nufüsu bire iniyor. Tanri tüm dikkatini üzerimde toplamiş, beni izliyor. Yavaşça siliniyorum hafizalardan, unutuluyorum. Hücrelerimin gerçekleştirdiği tüm metabolik olaylar hizlaniyor. Hepsini hissedebiliyorum. Çalan şarki bir rüzgar gibi kulaklarimdan yavaşça süzülüp geçiyor. Spor yaparken ağriyan kaslarim sizliyor. Yağan yağmur sesini yitiriyor, renkler canlaniyor. Algilarimi açik tutmami gerektirecek tüm şeyler benden uzaklaşiyor. Beynim düşünmeyi birakiyor. Hislerim birer birer benden uzaklaşiyor. Bomboş kaliyorum. Gülümsemeye başliyorum. Huzur tüm ruhumu sariyor. Yalnizliğin bile el sürmediği noktalarda kol geziyor. Kendimi uzun zamandir yaşamadiğim bu hissiyata birakiyorum. Yere boylu boyunca uzaniyorum. Yerin soğukluğu, ışığın gözüme vuruşu, şarkinin ağir ağir duyuluşu... Bayilmişta ayilmiş gibi hissediyorum. Hala gülümsüyorum, cama yapişmiş yağmur tanelerini görebiliyorum. Kendimi akişa birakip şarkiya kapiliyorum. Ruhum yavaşça bedenime geri dönüyor, beynim yeniden düşünmeye başliyor. Gülümsemem siliniyor. Yavaşça hatirliyorum, hayata geri dönüyorum, gürültüler başliyor, tavana bakiyorum. Ben bu gecede kendimden nefret ediyorum.

19 Kasım 2020 Perşembe

Anahtar.

     Çaresizce büyüttüm içimden silinmiş acımı. Acımı diyorum, ancak o bile ait değil bana. Çelimsiz binaların arasında bir mavilik arıyorum. Neden insanlar hiç ara vermiyor yaşamaya ? Oysa sık sık kaçıyorum ben bu yaşamın coşkusundan. Öyle bir an ki sen bile olmuyorsun yanımda. Sana dahi anlatamıyorum. En âlâ şairin kaleminden çıkamayacak cümleler var içimde. Yalnızca içimde, zihnimde...
     Beni korumaya çalışıyorsun. Oysa bilmiyorsun ben kendime yettiğim kadarım. Beni içinden çekip kaçırdığın o kaosları ben yaratıyorum. Yanımdasın, belki anlıyorsun ama hissetmiyorsun. Bir hiçlik yarattı beni, çaresizce sürünüyorum. Var olmamış bir annenin çocuğuyum. Zamansal hiçbir kavrama ait değilim. Tüm hiçliğin ortasında, belirsizliğin kucağında öylece duruyorum. Yalnızca duruyorum. Bir anne çocuğuna gülümsese benim zihnimde yeni bir çağ başlar. Ne zaman ki bir çocuk gülümser hiçliğim yeni bir dünya yaratır. Sen kime anne diyorsun şu belirsiz zamanda ? 
      Yeni bir başlangıcın eşiğindeyim. Oysa evrenin bir ucunda oturup seni beklemek daha cazip geliyor bana. Bilirsin alışamam aniden çıkagelen olaylara. Yıllar süren bir durum böyle alel acele sonuçlanmalı mıydı ? Biliyorum kızacaksın yine, başlangıç ve son yoktur diyeceksin hatta. Desen de bu sefer umursamayacağım. Kabullenmekten ileri gittim ben artık, yaşamaktan da geçtim. Ben daha çocukken "seni hiç bırakmayacağım, ölümden sonra bile" demiştin. O zamanlar anlamayacak kadar küçüktüm. Şimdi ise biliyorum bir kez kurulan o bağ sonsuza kadar yaşar. İnsanlar bu bağlarla birbirine bağlanır ve dünya üzerinde göremediğimiz nice sarmaşıklar büyür. Her bağ birbirine karışır bazen düğümlenir. O düğümleri fark etmeden çözmeye çalışırız bazen iyice dolanırız. Bazen çözmeye yaklaşırız. Fark etmediğimizse bu bağların sonsuz bir kombinasyon oluşturduğu. Bilirsin Rıfkı, ben hiçbirini çözmeye çalışmadım. Her şeyi tümüyle kabullendim. Ben bu dünyayı tüm sarmaşıklarıyla, insanları tüm düğümleriyle kabullendim. Kaçtıkça iyice düğümlendim ve en sonunda o bağlara sarıldım. Görüyor musun ? Sarıldıkça kendime yaklaşıyorum. Kollarım sarmaşıklara karışıyor. Karmaşıklıklar ben oluyorum. Tüm dünyayı saran sarmaşık benden doğuyor, ben insanların kalplerinden geçiyorum. Kimse fark etmiyor, ben ruhlarına dokunuyorum. Tüm dünyayı dolaşıyorum. Ben bu dünyayı saran sarmaşığı tüm karmaşası ile gezdim ve gördüm. Sen haklıydın, hiç bitmeyecek bir yolculuğa çıkıyordum. Manevi bir yolculuk, kendime doğru... Dokunduğum her kalpte ve gezdiğim her zihinde kendimi arıyordum. Sonunda buldum Rıfkı. 
     Bak şimdi tüm kapılar kapalı olsa da umursamıyorum. "İki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!" Evet, tüm arka bahçelerde ağlayan çocuk benim. Tek başına sarmaşıklar arasında dolaşan ve insanları tanıyan benim Rıfkı. Herkesin mutlulukla yürüdüğü yolları ben arka bahçelerden çıkıp göz yaşlarımı silerek koştum. Şimdi sebepsizce duruyorum o yollarda. Sebepsizce diyorum çünkü hiçbir anne dillendirmedi bunu. Hiçbir evlat kabullenmedi yaşananı. Her kapının elbet anahtarı bulunur derler, sen ne dersin Rıfkı ? Kelimelerin yetmediği yerdeyiz yine...

15 Kasım 2020 Pazar

Pencere.

"Mesafeler birleştirdi bizi bir de sözler
Razı olma hiçbir sessizliğe
Biliyorsun seni seviyorum
Pencereden bakmayı
Öğreteceğim sana
...
Niçin güvenmiyorsun bana ? "

     Sabahın ilk ışıkları yarım gölgeler bırakıyor odamın duvarlarına. Saatler süren sessizliği sigara dumanıyla yırtıyorum. Garip günlerde dostluğuna sığınıyorum Rıfkı. Bana her şeyin karışık olduğunu söylediğinden beri bulduğum cevaplar yeterli gelmiyor bana. Neden diye sorup duruyor içimden bir ses. Her olayda, her anda neden diye sorguluyorum. Ne hakkım var buna ? Sahip olduğum tek şey alıp verdiğim nefesken ne hakkım var bunca şeyi sorgulamaya ?
      Yağmurun sesi zihnime doluyor. İnsanlar işe gitmek için yataklarından kalkıyor, dışarıdaki rüzgar insanların uykusuz göz kapaklarından geçiyor. Sonra eserek içtiğim sigaranın dumanını dağıtıyor gökyüzüne. Onlar yataklarından ayrılıyorlar bense yüzyıllardır ayaktayım sanki. Dışarıda esen rüzgara inat edercesine benim göz kapaklarım asırlardır kapanmıyor. Uyuşuyor bedenim. Benim kirpiklerime yıllardır rüzgarın eli dahi değmedi Rıfkı.
     Sessizce izliyorum penceremden. Hep yaptığım gibi yalnızca izliyorum. Sabah olur, gece yalnızca bir kaç insanın ayaklarıyla ezilen asfalt onlarcasını karşılar bu kez. Koşuşturma başlar. Basit insanlar hep koşturma içinde olurlar. Onları izlemek bana hep yeni şeyler öğretir. Eksiklerini görmek ve neden aynı olmadığımızı sorgulamak... Sessizce kapadım penceremi.
      Diğerleri için günün rutin koşuşturması başlarken benim yalnızlığım biter. Uzanırım yatakta, üstelik sen de olmuyorsun yanımda. Gözlerimi kapadığım anda dışarıdaki kaostan daha fazlası yaşanır içimde. Bak şimdi iki kişiyim işte. Bir ben varım, bir de zihnim. Her şey çift yaratılmış bu dünyada. İnsan beden ve ruhtan, zihin bilinçaltı ve bilinçdışından, hayvanlar dişi ve erkekten, gün gece ve gündüzden... Üstelik her olayda iki sonuç doğurur. Ancak dallanarak olasılıkları artırır kararlarımız. İşte bu olasılıkların hepsini yönetme ve hepsine sahip olma duygusu bizi bu ikiliğe hapsediyor. Koca evrenin kendi için yaratıldığını düşünür insan hep. Oysa evreni kendi içimizde taşıyan karmakarışık bir organizmadan başka bir şey değiliz. İşte bu yüzden hiçbir eşyanın ve insanın değeri yok gözümde. Yalnız düşünceler Rıfkı, yalnızca fikirlere sahibim. Koca evrende ait olduğum tek bir gerçeklik var : zihnim. Yine kaldım yalnız...

4 Kasım 2020 Çarşamba

Bilginin Gücü.

     Bilginin devasa gücü altında eziliyorum. "Memleketin ancak okuyup yazmakla kurtulacağına inananlardanım." der Reşat Nuri ve her açıdan haklı da. İnsanların yaptığı gibi okuduğum her kitapta, şiirde kendimden bir parça bulmak isterdim. Ancak öyle olmuyor her zaman. Okuduğum her kitapta karakterlerin benliğine bürünüyorum. Yaşadıklarına şahit oluyorum, ilahi bir güçle. Anlatılan her olay ve olgu bedenimde yankılanıyor. Bundandır arkadaş olamam kurgulanmış karakterlerle. Bizzat yaşarım tüm hislerini içimde. Başka hayatlar tatmanın, bir kalbe dokunmanın verdiği masum merhamet duygusu... Sarılmış dört bir yanım.
     Eksik sevgi ve ilgi ile büyüyen çocukların kötü duygular besleyerek topluma zarar verdiğini okuduk yıllarca haberlerde. Geçmişi baskılayarak kendine kavuşamamış insanlar. Onları televizyonların başında yargılayan insanlara bak Rıfkı. Kaçı kendini tanıyor ? Kaçı evrenin sonsuzluğunu hayal etmeye çalıştı bugüne kadar ? İnsanlar her açıdan biraz bencildir Rıfkı.
     Bilirsin hiç gösterilmeyen sevgi, yetersiz ilgiden iyidir her zaman. Tek başına kalınca kendinden başkasına yönelemiyor insan. Kendini tanıma fırsatı buluyorsun. Ben bu köhne dört duvar arasında yıllarca kavga ettim kendimle. Duyduğum her şeyi sorguladım tıpkı kendim gibi. Sen ve ben yıllarca okuduk durduk bu evde. Ben öğrendim sen dinledin, sen yaşadın ben öğrendim. Kaç kişi dinler bu hissiyatı ? Her yeni bilgide, çalışan milyarlarca nöronun beyne nasıl etki ettiğini ? Kafatasımın içine hapsedilmiş şu bir kaç kiloluk beynin nasıl muazzam çalıştığını ? Uykumuzda dahi sonsuz kudretle ve azimli çalışıyorken tüm hücrelerimiz nasıl olurda insanlar kendilerine güvenemez ? Nasıl oluyor da kendi içinde yaşanan, sırrı çözülmemiş olayların sonsuzluğunu merak etmiyor insanlar ? Sanata ve bilgiye uzak kaldıkça gündelik hayatlar, rutin olaylar dönüyor etrafımızda. Bu kadar basit bir hayat için fazla karışık bedenim. Ruhun özgürlüğü karmaşayı çözebilecek tek denklemim.
     İnsanların basitliğinden sürekli kaçsam da anlatamadığım bir yakınlık var aramızda. İnsan insansız yapamaz nihayetinde. Bu çekim bana bir çok değerli insanı tanıttı. Hayatın ve evrenin getirdiği sorular kitaplarda saklıydı. Giyotine götürülürken okuyor olduğu kitabın arasına nerede kaldığınını unutmamak için ayraç koyan Antoine Lavoisier, ölüm anında kendisini öldürecek olan Roma'lı askerlere "Şekillerimi bozmayın." diyen Arşimet, sayıların sonsuz gücüne hayatı boyunca inanarak "Evrenin sırrını çözmek istiyorsanız benim yaptığım gibi sayılara gelin." diyen Cahit Arf, evreni koca bir hiç olmaya ve bunu sorgulamaya iten "Söylemekten korkuyorum, bu dünyada hiçbir şey yoktur." diyen Dimitri Mendeleyev ve niceleri... Oturup düşüncelerini her gece sorguladığımız bu insanlar çağının hep ilerisinde yaşadı Rıfkı. Düşüncelerin bu hayatta neleri değiştirebileceğini, evrenin sırlarını, hayatın gündeliğini daha da rutin ve kolay hale getiren buluşları, insanın nasıl güçlü bir varlık olduğunu... Tüm bunları yasalara, denklemlere, teorilere ve kitaplara sığdırdılar. Sence böyle büyük bir bilgi akışına sahipken içine kapılmamak ve çoğunlukla onu reddetmek, düşünmeden konuşmak bizden başka hangi türün sorunu olabilir ki ? 
     Bu düşünceler ve davranışlar, fikirler ve buluşlar her zaman bir kaç satıra sığmaz Rıfkı. Bazen insanlar bedeninin gücüyle yaptığı davranışların sonuçlarını ruhlarına sığdıramaz. Bu noktada iletişim için dil dışında yeni arayışlar çıkar ortaya. Bazen bir tebessüm, bir boya, bir sayı, bazense suskunluk... Hepsi sanatın arayışıdır. Ruhun sonsuzluğunun ortasında bulursun kendini. Başlangıcı ve bitişi olmayan bir yolda öylece kalınca tek başıma hep sığınırım sanata. Dilin yetmediği yerde resimlere, resmin yetmediği yerde şiire, şiirin yetmediği yerde müziklere, müzikler yetersiz gelince heykellere... Tüm bu kargaşa ve kaos dolu basit hayatın içinden sadece kendime dönük bir halde bir başkasından dinlemek, izlemek, okumak kendimi... Bazen ruhum bu bedene sığmıyor Rıfkı. Zihin ve algılarım ruhum ile aynı ivmede hareket edemedikçe kayboluyorum kendi benliğimde. Var olmanın garipliği düşüncelerimi engelliyor. Ben düşüncelerime bürünüyorum, onlarla bir oluyorum. Yaşadığımı en derin hücrelerimde dahi hissederken bu duyguyu yansıtmak ve bir iletişim haline getirmek yalnızca ellerimin harcı. Ellerim bir çok çizim yapıyor, heykeller ve yazılar oluşturuyor. Yazılarımın absürdlüğü kadar çiziklerimde karışıktır benim. Hobilerde böyle oluşmuyor mu Rıfkı ? İnsanın kendini anlatma çabası... Her ne kadar ölünce bu dünyada bırakacağım tek iz çizimlerim olacak desemde insanların ruhlarında yaşamaya devam edeceğime inanıyorum. Sonsuz bir evrende sonsuz bir güce ve ruha sahipken bedenim yalnızca bir araç bu dünyada var olmama. Pablo Picasso'nun dediği gibi 'Küçük bir çocukken annem bana şöyle demişti : "Eğer asker olursan general olacaksın, rahip olursan papalığa yükseleceksin." Ama ben ressam oldum ve Picasso olarak kaldım.' Ben yalnızca var oldum ve benliğimle kalakaldım.

3 Kasım 2020 Salı

20072017

Anlatamadım bunca zaman. Ne kendime ne bir başkasına. Anlatacak hiçbir şeyi olmayan ancak susmaya vakit bulamayan biriyim. Psikolojime yenik düştüğüm anları gören, her anımı gözleyen, içimi bilen ancak hiçbir zaman anlamayan ve hiçbir zaman çaba harcamayan birinden kaçıyorum. Kendimden. Aynı anda kendimi arıyorum. Her gece yeni bir kişiliğe bürünüp her günümü onunla geçiriyor iyiye ulaşamadıkça vaçgeçiyorum. Her gece kendimi asıp, benliğime kavuşuyorum. Hiçbir sırrım yok ancak hakkımda bilmediğiniz çok şey var. Ben ölünce hakkımda öğreneceğiniz ve beni tanımaya başlayacağınız onca şey var ki içimde. Hiçbirini yazıya dökmeyi beceremiyorum. Uçağın arkasında uçan kuş gibiyim. Özgür ve farklıyım ancak yanlışın peşinden gidiyorum. İnandığım şeyleri gerçekleştiremiyorum. Kötü olaylara tanıklık edip, kalpsiz insanlarla yan yana yürüyorum. Bizi ıslayan şu yağmurda herkes bir yere kaçışırken kollarımı açıp gökyüzüne haykırıyorum. Tanrıma yalvarıyorum. Dünyayı durduramıyorum. Sisteme köle düşmemiş, ayak uydurmamış ve başkaldırmışım. Büyük kuralları çiğnemek için küçük kurallara uyuyor görünmüşüm. Kimsenin dinlemediği şarkılar yapmış, anlamı bilinmeyen diziler yazmışım. yaşamanın mümkün olmadığı bir gezegende yaşam mücadelesi vermişim. Tek başıma kurduğum örgütle azınlık durumuna bile düşmemiş, dışlanmışım, yenilmişim. Ölüm sarmaşık gibi beynimi saran hastalıklı duygulara tek panzehirken yaşamayı değil bu sefer ölmeyi denemişim. Hiç kimse tarafından anlaşılmamışım. Son mektubumda işte şimdi son cümlemde de siz insanlara seslenmişim : "Seviyorum dediğiniz insanların yalnızca dudaklarına değil bir de kalbine ses verin. Sevdiğinizin ölümüyle yaşamına ilk kez anlam katan bir insan olduğunu görmemek için. Yaşamama izin verin."

Yalnızlık.

     Sanırım bu kadarım. Birlikte yan yana uzanmış bulunduğumuz mekana önemini kaybettirip, dünyayı ve en çokta yaşamayı red edebileceğimiz bir anda gözlerine bakamadığım ve seni seyredemediğim için oturmuş gök yüzünün renk değişimlerini izliyorum. Belki de anlık sinirle bağırıp pişman olacağım biri olmadığı için, evde tek başıma kalmış, şarkı söylerken ya da tanrıma yalvarırken kısılmak zorunda kalıyor sesim. Kim bilir belki konuşacak kimsem olmadığı için bu kadar çay içiyor ve beni üzecek biri olmadığı için ağlamıyorum aylardır. Belki de etrafımda kimseyi göremediğim içindir gördüğüm halüsinasyonlar. Ben gerçektende buyumdur belki. Gerçekten bu kadar yalnızımdır. Ancak sana bir şeyi en içten hislerimle, öyle gelişi güzel olmasa da, oldukça rahat bir şekilde; tam da şu an, evet tek başıma oturmuş gökyüzüne açılan penceremde çayımı bitirirken söyleyebilirim ki bu yalnızlık benim benliğim. İnsanın istekleri doğrultusunda var olan iyi ve kötü kavramlarıyla da açıklarsak durumum oldukça iyi. Çünkü içtiğim şu çay benim en büyük zevkim ve baktığım gökyüzü en güzel manzaram. Yazdıklarım en güzel maceram ve hislerim en samimi olanlar ve ulaştığım şu konum gelebileceğim en iyi mertebe.

Perdeler ve Yaşam

Işık süzülüyor camdan odama. Dağınık eşyalar, loş bir ışık, karmaşık gökyüzü, kızıl gün batışı... Birazdan karanlık çökecek, evlerin ışıklar...